10 Mart 2012 Cumartesi

Untitled VI

* Azap kelimesinin kökü azb, arapçada lezzet demek imiş. Neden bu ufak bilgiyle yazıya girdim, bilin tanıyın diye ne demeye bu kadar çekici x azabı, y azabı...

* Dün annemle konuşurken tespitte bulundum bir tane daha. Eskişehir'e kaçtım da yine. Her neyse, şöyle ki çocukken onlara olan sevgimin, hatta sevgiden ziyade saplantımın çocukluktan öte gelen, kaynaksız bir duygu olduğunu, ergenliğimde onlardan kopuşumun saf'i ergenlik kaynaklı olduğunu ve artık onlara ciddi anlamda ihtiyaç duyuşumun ise gerçek olduğunu, farkındalık olduğunu söyledim. Gerçekten de belli bir yaştan sonra insan her şeyden, herkesten ziyade onlara ihtiyaç duyuyor. Ne bileyim avuç dolusu kum gibi o yaşa değin oradan buradan toplananlar, parmakların arasından birer birer kayıp gittiklerinde bu kumların arasında taşıdığı "asıl"ları görünmeye başlıyor ya böyle de bir devinim hayat dediğimiz.

Sanki üstümde taşıdıklarımı yanlarında bırakarak ayrılıyorum buradan, hiçbir şeye kırgınlığım da kalmadı, iyi olsunlar başka bir şey istemiyorum.

* Ne çok şeyi düşünüyor da yapamıyoruz. Aslında ihtiyaç duyduğumdan değil şu otobüsteyken birinin size aşağıdan el sallaması olayı ama toplum baskısı mıdır, toplum algısının sizde usulca yer etmesi midir bilinmez, kendi içim o kadar da ajite edecek boyutta kırılmasa da nedense otobüse binmiş sağa sola bakınan insancıklara da hep üzülmüşümdür. Mesela bir otobüsün yanına geçsem böyle zamanlarda, herkesin gözünün içine baka baka el sallasam... Bence mutlu olurlardı, daha çok da garipserlerdi. Tabi ben bunu yapabilir miyim? Muhtemelen hayır, belki bir gün ama bugün değil. Mutlu ettikçe mutlu oluyorsunuz, bu paylaştıkça büyüyen bir şey, tek sorun artık buna cesaret edemeyecek kadar büyümüş olmamız.

Belki bir yirmi sene öncesi olsa ve ben bunu yapsam o otobüsteki herkesin yüzü gülerdi ve bu yaptığım kimsenin gözüne batmazdı. Aslında ne değişti? Sadece üzerimize geçirilen yıllar hareket alanımızı kısıtlıyor. En güzel çocuklar şimdilerde gözümde.

Eskişehir'e geldiğimde otogarda abimi beklerken kulaklıklarımı takmış bir bankta kitap okumaktaydım. Oturduğum metal bankın arkasından periyodik darbeler geliyor, hissettim, neymiş diye arkamı döndüm. Birbirine ters şekilde yapışmış bankın arasındaki iğne deliği kadar holde küçük bir pembelik gördüm. Birkaç saniye sonra yanıbaşımda pembe montuyla dikilmiş küçük bir kız, iki kolunu da kaldırmış yüzünde kocaman bir gülümsemeyle zaferini kutluyor bana bakarak. Gülümsedim yüzüne, birkaç dakika sonra sesler tekrar gelmeye başlayınca anladım ki ufaklık zaferini yeniliyor. Kaç dakika gülümsedim buna gerçekten bilmiyorum. İyi geldi.

* İnsanların gülerken, insanların kızgınken yani insanların bir ifadeyi taşırkenki yüzlerini anımsamak ifadesiz hallerinden çok daha kolay. Babamı son zamanlarda hep o ağzındaki inhalatör maskesiyle, burnundaki aptal yeşil boruyla hatırlıyorum. Annem hep ela gözlerindeki onlarca kahverengi noktacık ve ışıkla gözümün önünde. Annem böyle iyi, annemi o yanımda olmadığı her zaman böyle saklayayım tekrar görene dek ama artık babamla bütünleşen o yeşil plastiklerden nefret ediyorum. Buna ihtiyacı var. İnsan sevdiklerinin ihtiyacı olduğunu bildiği şeylerden nefret edemez mi? Edebilir.

* Saçlarımın rengi kendi renginde artık. Topyekün bir doğama dönüş başlattım. Daha bana dönük bir hayat, daha akıllıca adımlar, daha dünü hatırlar halim ve daha saf sanki böyle her şey. Daha güzel.

* Beklentilerimi azaltmaya başladığım zamanlarda başka hayatlara dönük yaşıyorum. Başka hayatların filmlerini izliyor, başka hayat kitapları okuyorum. Her ne yaparsam ama içine giriyorum. Gerçekleri asla göz ardı etmeyen bir hayalperest olarak, hayalperestliği yitirmemenin en güzel yanı da bu sanki. Diğerleri duygulanırken sizin ağlayabilmeniz ya da gülümserlerken sizin kahkaha atabilmeniz. O anda o filmde bir aktris, kitabın bir kahramanı olabilmeniz. Kendinizden bir şeyler bulmanız değil de o insanlara dönüşmeniz, evet, hayalperestliğin güzelliği burada.

* Zaman geçtikçe sihirli anları yitirdiğine inananlara inat, zaman geçtikçe o sihirli anlar olmazsa hiçbir şeyden ödün veremeyen bağımlılara dönüştüğümüze inanıyorum. Tabii ki bu sihirli anlar dediğim anlar seyrekleşiyor zaman içinde ama öyle bir an yakaladığında insan üzerinden geçen zamana, insanlara rağmen diretmeli sanki. Kimseye zorluk çıkarmadan inatçı olmalı. O an öyle değerli bir an ki... Sonrasında geçmek için geçen zamanları düşündükçe değerini daha bir anlıyor insan. Kaçırmamalı asla sihrini.

* Aslında bizler çok gereksiz kafa yoruyoruz her şeye. Hayatın ne getireceğine, yarın ne olacağına, kimin ne olduğuna, sahip olmaya, olmamaya... Hala kontrolsüzce gelişen bir düzeneğin minicik parçaları olduğumuzu kabullenemiyoruz. Büyükleniyoruz. Her şey bizden ibaret sanıyoruz, bir diğerinin iradesinin bizimki kadar kuvvetli olacağını kabullenmek istemiyoruz. Biz planlarız, hayat akar, biz bakarız ve ona uyarız; halbuki, ve dahası, hayat hiçbir karışıklığı çözümsüz bırakmaz. Yine de biz bu karışıklıkta düğümümüzü bırakmak istemeyiz. Telaşlanırız. Adım adım beklense çözülecek düğümlerin arasına ellerimizi daldırdığımızda karıştığımızla kalırız, halbuki o düğüm hayatın düğümüdür. Hayatsa düğümleri çözen, yegane düzen.

* Uzun zamandır olduğumun aksine huzurluyum bu aralar. Daha çok gülümsüyorum, daha çok bakıyorum her şeye ve her şeyi daha çok görüyorum. Yani kendime ait zamanlarımı en güzel şekilde değerlendirmeyi öğreniyorum yavaş yavaş. Hiçbir umudumu kaybetmediğimi biliyorum. Elimdeki düğümleri zamanın çözeceğine inanıyorum. Telaşlanmıyorum. Huzurluyum, mevcut çözülecek biliyorum ve yeni dert aranmıyorum. Esasen ben alışkanlıklarımı kırmayı öğreniyorum.

* İyi geceler dileyerek bitiriyorum burada zira Eskişehir'de çok deliksiz ve rüyasız uyuyorum ben. Zaten sınırlı gün (2) olunca bir an önce bu güzel zaman dilimine geçiş gerçekleştireyim. Sevdim sizleri, esenlikle!

1 Mart 2012 Perşembe

Untitled V

* Çok yağan kar, yere düşen karlar sonucu ulaşılamayan evim ve benzeri, iyi ki ulaşılabilen yerlerde evlerine gidebileceğim arkadaşlarım var. Geçen sefer böyle çok kar yağdığında zira pek dekoratif görüntüler sergilememiştim. Ayağımda karı eritip su haline getiren ve o suyu da lıkır lıkır içen nubuk ayakkabılarla bir buçuk saat dışarıda kalıp "Demek donarak ölmek dedikleri böyle oluyor." diye fikir yürütmüştüm, donarayak. Bu sefer öyle olmadı, efendi efendi arkadaşlarıma gidip geceyi orada geçirdim.

* Zaten Kızılay'dan yürüme mesafesi on beş dakika olan evimi beni Kızılay'dan bıraksanız bulamam, bu hava muhalefetinden ötürü öyle yaşadığım yerden bihaberim ki, Ünal Kuruyemiş kilit nokta, e saksağan demezler mi adama Ankara'da kaç Ünal Kuruyemiş var biliyor musun sen? Velhasıl Google Maps'i hayatımda en fazla kullandığım dönemdeyim ben neresindeyim Ankara'nın muallağını açığa kavuşturmak için.

* Dün her ne kadar saat sekiz buçukta çakı gibi mesai başında olsam da yarım saate kalmadan tatilsiniz mesajı geldi, sabahın köründe git gel yaptık, çekmedik mi, çektik. Yine de olsun, dün de tatildim, bugün de tatilim. Yarın iş var sonra yine tatil. Böyle düzenleseler mesai günlerini de biz de çok mutlu olsak ya, biz demeyeyim, ben ve benim gibi tembeller.

* Böyle mağduriyet zamanları insan dahileşiyor, çok ciddiyim, dün servisle gelirken en büyük sorunumun bu hava şartları için ne olduğunu düşünüyorum, kapalı ortama girince bot, çizme ayağımda ne varsa kuruyor ama hala ayaklarım üşümeye devam ediyor, eve geldiğimde de çoraplarımın ıslak olduğunu görüyorum. İşte dedim bu nokta, botla çorabın temasını kesersem eğer botun çektiği suyun çoraba geçişini önlerim ve bu düşünceye istinaden çorapların üstüne botumu giymeden buzdolabı poşeti! geçirdim. Yok böyle bir rahatlık, siz de yapın süper oluyor.

* Birkaç hafta önce kötüydüm, geçen hafta eh işte, bu hafta ise oldukça iyiyim, aile ziyaretleri gerçekten de daralmış bunalmış zamanda ilaç gibi geliyor. Hastasınım.

* Dün bu beyaz felakete rağmen Bir Delinin Hatıra Defteri adlı oyuna güç bela bulduğumuz biletlerin yanmaması için tiyatroya gittik gecenin bir vakti. Üşengeç bir insan olan ben'i aktive eden her şeyi seviyorum, oyun güzeldi, konu da oyunculuk da ne güzeldi ama yine de beklediğimi bulamadığımı söylemek zorundayım. Sanırım her birimizin bildiği sosyal gerçekleri üslubu ne olursa olsun dillendiren birilerini gördüğümüz anda koşulsuz beğenmeye mecbur hissediyoruz kendimizi, velhasıl Rab Şeytana Dedi ki'ye on kez gidebilirim, bu sezonun benim için en'i sanırım oydu.

* İncir Reçeli ve Anason konusunda duyduğum toplum baskısını bunda da hissediyorum şimdi bakın, aynı kefeye koyduğumdan değil ama kaygı bir olduğu için. Anason isimli şarkı cidden çok kötü ama ya, kulaklarımı tırmalıyor vokalin sesi, hele A na Son! diye o kelimedeki o vurgu, ya milyonlarca çok güzel, müziği de güzel vokalin sesi de güzel şarkı var biz neden böyle badem gözlü kılmakta usta bir milletiz, anlamıyorum. Zaten anason da kaba bir kelime...

* Garip bir olumlu eleştiri gelecek şimdi ise Türk Lirası'nın yeni simgesine, ben oldukça beğendim simgeyi. Akılda kalıcı, benzeri ile uyumlu tabii şimdi ödülü çok olduğundan olsumsuz eleştirisi de çok olacaktır da olsun, beğendim yani.

* Bakın bakın şuraya Nasıl olmuş logosu? Sevdiniz mi, aa kim çizmiş, ehehehe. İlk ciddi kurum logom da böylece yayınlanmış oldu, çok mutluyum çok!

* Öyle yani sevgili okuyucu, böyle ufak tefekle idare etmeye başladığınız zaman ucundan kıyısından da huzuru bulmaya başlıyorsunuz. (Amelie mode: On) Huzur mükemmel bir şey, olmazsa olmaz bir şey, neyse gidip işlerimi halletmem lazım şimdi. Sevdim sizleri, esenlikle!

26 Şubat 2012 Pazar

Sur Le Fil

* Yirmi beş yaşındayım, artık az çok söyleyecek bir şeylerim var "hayat ne?" dendiğinde, hayat diyorum ki çok değil bir altı yedi sene öncesi kaçarcasına uzaklaştığınız şehirlerden içinde bulunduğunuz zaman diliminde ayrılırken boğazınıza kocaman bir yumru saklayarak otobüse binmektir, hayat tükürmektir ve ardından yalamak. Hayat gün öncesinde söylediklerinize, düşündüklerinize pişman etmekte ustadır, siz de çaresiz pişman olmaya ve asla ama asla bu pişmanlıkları kabul etmemeye programlı; velhasıl bugünü kotarmaya bir şeyler lazım.

* Bazı görüntüler var, hiç değişmeyecek sanki bunlar. Aslında yolları böyle anlatmam yolları benimseyememişlerimiz için pek de bir şey ifade etmiyordur, bazı yollar uzunken kısa gelir, bazıları kısadır ama yine de uzundur. Ucunda çok sevildikleriniz, çıkarsız sevildiklerinizin olduğu yollar güzel rüyalar gibi hızla geçer gider, onları geride bıraktığınızda ise yıllar gibidir o saatler, bir saat ya da on saat hiç fark etmez, en uzun yolculuklar bunlardır.

* Genellikle Aşti'de inerim, kulağımda kulaklıklar olur ve yüzüm çoğunlukla asık olur. Böyle havalarda bir hırka, mont kapüşonu olur başımda ve bu eve ulaşana kadar çıkarmadığım kapüşon genellikle görümün yarısını kesip atar. Zaten kafamda çok şey uçuşuyordur, onlar da yarısını yok edince bana gören gözler ve gözlerimin gördüğü herhangi bir şeyi düşünmeyen aklım kalır. İlk sigaramla beraber sarhoşmuşum gibi gelir, gerçi sarhoşluk değil keyifsiz bir çakırkeyiflik diyelim.

* Yine de bazı şeyler aklımı toplar geri, mesela gelen yolcu katından girdiğimde çevremi kuşatmış bayiler ve dükkanlar. Bayilerin başında duran insanların hareket eden ağızları ve kulağımda müzik, dükkanların tekinde başı dönmemek üzere uçan o kuş, yerlerde oyuncak bisikletli çocuklar. Yanlarından geçip giderken bunlar anlamlı mıdır, kuşlar ve bisikletler anlamlıdır bana her zaman. Eğer ki eşyaların da ruhu varsa eminim, bakışım da onlar için anlamlıdır, özlemlidir.

* Bisikletli çocukları ve bir dükkanın önünde sürekli dönen rehin kuşu arkamda bırakarak insanlara bakıp ilerlerim yol boyunca, yürüyen merdivenlere gelirim. Öyle çok insan vardır ki; giden yolcular, gelen yolcular, yolcuların yakınları, atm'lerde işlerini halledenler, sevgilisini öpenler, çocuğu ağlayan anneler ve çocuğu ağlayan anneler bana hep birkaç saat uzakta ama çok uzakta annemi özletir. Hep özletir, oracıkta.

* Genellikle metroya giden bantları kullanmam, ne bileyim çok eşyası olan göçmen kuşların kuşağıdır sanki orası, bencillik gelir yollarına girmek nedense. Yürürüm yandaki şeritten, üzerimde gözler hissederim ve neden baktıklarını her zaman merak ederim. Başımdaki şapkadan mı, neden bantı kullanmadığımdan mı, baktıklarını bilmeyecek kadar yoğun olduğundan mı düşünceleri, neden?

* Metroya ulaşırım, nasılsa öncesinde şehrime kavuşacağımdır ya fıydırmışımdır çantamın bir yerine, görülen her yerimden akan "düzen" çantamda işlevsizdir, hep çok dağınıktır çantam ve dizimi kıvırıp gelip geçen insanların arasında hummalı bir çalışmaya girişirim metro biletini bulmak için. Sanki bir daha hiç ihtiyaç duymayacakmışım fırlatmışımdır şehirden ayrılırken ve o da çantanın bir köşesine gizlenmiştir. Bulunca bileti basıp turnikeden geçerim ve her zaman sırt çantam, bu turnikeden geçiş esnasında problem çıkarır.

* Aşağı indiğimde ölü soğukluğunda bir topluluk vardır karşımda, genelde saat geçtir ve insanlar yorgundur, insanlar bekler, bir yerlere ulaşabilmek için sabit bir şeyi bekler. Buralarda beklenti birdir işte. Sırt çantamı çıkarmaya üşendiğimden genelde ayakta olurum.

* Sonra metro gelir, karşıma o metrodan indiğim anda yüzünü unutacağım ve o metrodan indiği anda yüzümü unutacak biri oturur, bu deri ceketli bir genç de olabilir, röfleli güzel yüzlü bir kız da, kucağındaki çocuğunu oyalamaya çalışan bir anne ya da bavulunu insanların geçişine en engel olmayacak yere çekmeye çalışan bir baba. İnsanların yüzüne bakmaya çekinirim ben, hele kafamda hesap edilemeyecek kadar çok düşünce varsa daha da çekinirim, sanki bir yerden bir fire verecekmişim, sanki aklımdakileri görüvereceklermiş gibi gelir.

* Karşımdakini görmem biraz zaman alır o yüzden. Ben yüzümü bir yere oturur oturmaz pencere tarafına çeviririm, sırt çantamı çıkarıp kucağıma alırım, çantalarım oturduğumda çoğalır gibi olur, çenemle hizalanırlar. Başımı pencereden dışarı yüzlerini az sonra unutacağım insanlara çeviririm, metro istasyondan ayrılmak üzereyken neyi beklediklerini merak ettiğim, sonra metro hareket eder, unuturum.

* Karanlık tünellere girdiğinde metro birden dışarının aydınlığı ve onlarca insan kaybolur ve yerlerine suretler yerleşir. Kapının önünde dikilen parkalı genç ve onunla konuşan bereli kız, onların önünde oturan yaşlı teyze ve karşımda oturan gencin yüzü. Bir pencere yansımasından kimselere hissettirmeden insanları incelemeye koyulurum, zararsızımdır zira zaten kafamda yeterince meşguliyet vardır. Görüntüler için yer olsa da aslında yoktur.

* Emek'te suretler yerini canlı tek tük insana bırakır, Bahçeli, Beşevler.. Demirtepe ve Kızılay'a kadar bu alış veriş sürer insanlar ve suretleri arasında. Arada metro duraklarındaki canlı insanlar durmaksızın değiştiğinden bir iki durak sonrasında bu camdan yansıyan suretler artık bana daha tanıdıktır, daha arkadaştır.

* Kızılay'da inerim. Yürüyen merdivenlerde yere bakarım, önümde çizmeler vardır, çamurludur, sandaletler ya da. Mevsim neyi emrediyorsa işte. Ayaklar güzeldir, ayaklar insanları taşır, ayaklar danstır, ayaklar gitmek, dönmek... Ben çamurlu çizmeleri çamursuzlara göre daha çok severim, daha "yaşamış" gelirler hep bana.

* Her seferinde başta Batıkent'e giden tarafa meyleder, sonra aniden aklıma gelmiş gibi yönümü çeviririm yukarı. İşin bu aniden kısmı da sadece gölgeleme, çok fazla şey düşündüğümde ineceğim durağı üç dört durak geçtiğim olur benim. Böyle böyle Ankara'nın çok yerini ilk kez görmüşümdür.

* Yukarı çıkarım, Güvenpark çıkışına doğru yürürken koridor boyunca hep fotoğraflarla, resimlerle süslü olur bu yol. Duraklar ve incelerim, fotoğraflar ve çizimler çok şey ifade eder bana, bilen bilir. Kimini beğenirim, kimini beğenmem, sen kimsin ki beğenirsin ya da beğenmezsin demesinler diye içimden geçiririm hep, benimkilerden birine atılan benzer bakışları düşünür frenlerim kendimi. Esasen hepsi de güzeldir bunların aslında, benimkiler gibi güzeldir. Emektir ya.

* Merdivenleri çıkarım, beni yaz günleri yemyeşil, böyle zamanlarda ise iskelet ağaç dalları karşılar, yürürken hep yere bakarım da bir bu merdivenlerden çıkarken işte başımı gökyüzüne kaldırırım, neredeyse bir asırdır kapalıyımdır, ömrümü dolduran şeyler düşünmüş ve onlarca insanı görmüşümdür, yüklüyümdür ve hala annemimdir, babamımdır, onlar uzaktalardır, biraz nefes almaya ihtiyacım vardır. Başımı gökyüzüne kaldırırım.

* Bir taksiye atlar ve o an evim her neresiyse, bir kez evim dediğiniz yeri eviniz olarak belledikten sonra diğerleri her ne kadar sizin değilse ona doğru yol alırım. "Benim"seyemediğim benim'liği şaibeli evler. Herkese benim olarak tanıttığım fakat hiç benim gibi hissedemediğim evlerdir bunlar, yabancıyımdır dündekine de, gündekine de.

* Yani hala annemimdir, babamımdır ben. Son yedi senemdeki en güzel görüntüyü bugün gördüm, bakkaldan eve dönerken "evim"in penceresi açıktı, önünde hiç çıkarmadan taktığı siyah beresiyle babam duruyor ve bana gülümsüyordu, pencerenin diğer tarafında muhabbet kuşum vardı, babamın ardından annem ve yirmi beş senedir annem hiçbir zaman bana bakarken gözleri ışıklarından bir şey yitirmedi. Canımın kıyısına sakladım bu görüntüyü, en yumuşak yeri içimde bir yerlerin en sıcak ve bana özel. Sakladım ve buz gibi bir şehirdeki buz gibi bir eve geri geldim. Dönmek baş döndürücü şekilde anlam değiştiriyor, sahi her şey nasıl da hızla değişiyor.

* İyi ki kimileri asla değişmiyor. Düşünüyorum da içinde bulunduğun sürekli değişenler için değil, değişmeyenler için daha çok yaşıyorum.

* Bu da böyle bir yolculuk sonrası yazısı olsun. Size bir şeyler hissettirebilen her şeyi sımsıkı tutun, tutun ki mekanikleşmesin hep yeni kesilmiş makarna kokusunda kalsın onlar. Başlıkta gizli şarkıyı da nacizane bir hediye olarak kabul edin. Selametle.

24 Şubat 2012 Cuma

Details in the Fabric

* Seneler boyunca AŞTİ'nin kıyısında muhteşem bir bahçesi olan bir yurtta yaşadım. (Vay arkadaş ne ara di'li geçmiş zaman oldu, nasıl bir kavram bu zaman) Her ne ise, Aşti'yi bir alışveriş merkezi gibi algılayıp her köşesini de derinlemesine bilmem buradan kaynaklanıyor. Burada sabahladığım da oldu, saatlerce hiçbir şey yapmadan oturduğum da, giden pek sevilen birilerinin ardından ağladığım da, pek sevilenleri geride bırakıp yüzlerine otobüs penceresinden buruk gülümseyişler fırlattığım da, kendimi kurtarma adına uçup otobüslerine sığındığım da, artlarından el salladıklarım da, ardımdan el sallayanlar da, kimsenin olmadığı zamanlar da... Yani Aşti pek anlamlıdır bende, hatta belki de bu şehirdeki en anlamlı yer Aşti'dir bana.

* İnsan bazen bazı şeyleri hiç unutmuyor, yani unuttuğunu sanıyor ama aslında unutmamış oluyor. Az önce yaşadım bir geçmiş anımı mesela, bu giden yolcu katından şehire akşam üstü baktığınızda Ankara güzel olur, Ankara kar yağınca filan güzel olmaz; ılık bahar günlerinde, günler henüz uzamaya başlamışken, tam da günün gece sarhoşluğu çektiği, gökyüzünün ne renge bürüneceğine karar veremediği o saatlerde günün tatlı yorgunluğuyla otobüse binmeden önce yaktığınız sigarayı içerken baktığınızda en güzel olur Ankara. Bir şeyler hissedemez diye tahmin yürüttüğünüz çok ciddi birinin aşık olup gizlice ağlaması gibidir mahzunluğu bu saatte, ya da babayı ağlarken görmenin üzerine insanın sarhoşlamasıdır. Göğünden pembe, yerden gri pek çok duygunun rengi alaşır bu zamanlarda.

Az önce o demir sandalyelerinden otururken de bu zamanlardan birindeki bir sigara içişim geldi aniden aklıma, çaresizlikten onu sevilir kılmak için sebepler uydurmuyorum, aksine ağzına vura vura da olsa öyle her şeyde ağlamaman gerektiğini öğreten bir büyük gibidir ve Ankara'yı sayarım ben, bir şekilde.

Ne dersem diyeyim, ne kadar küsersem küseyim ciddi ayrılıklarımda burkar bu şehir beni. İlla ki burkar, hep giderken yapar yapacağını. Bunda değil tabii, bu fasülyeden.

* Yazının buraya kadarki bölümü sanırım başlıkla çok uyumlu oldu.

* Bazen sizlere de oluyordur çok fazla yük taşıyormuşsunuz gibi geldiği, cansızlaşıp güç bela gönül kırmamak adına gülümsediğiniz zamanlar. Hani dünküler kadar çözülmez değildir sorunlar, en neticede o sorunlar yüzünden size bir şey olmayacağını bilirsiniz, zamanın sırrını çözmüşsünüzdür az buçuk. Hatta çocuğu uyutabilmek için masal anlatmaya benzer istekleriniz ve kafanızdakiler, masallar gibidir; oyalansın, sussun, anlamlansın diye o an, bir şekilde geçsin diye. Başka bir açıklaması olabilir mi sevdiklerim dediklerinizi tanıdık şehirlerde bırakarak kimseyi tanımadığınız bir şehre gitmenin senelerce hayalini kurmak, ya da dilini bile bilmediğiniz ülkelerin? İleride size zorunluluk kalıbı içinde sunulunca mesela çizdiklerinizin o kadar da cazibiniz olmayacağının, hatta her düşündüğünüzü cesaret edip söyleyememeniz gibi çizdiklerinizin mükemmel olduğunu düşünürken başka mükemmellerin onları delik deşik edeceğini, çünkü olumsuz eleştiri yapabilecek gücünüzün değil de en fazla mükemmelinizi onların dediklerine uyduracak yeteneğinizin, bilginizin olduğunu. Demek ki neymiş, tutunmak bambaşka bir kavrammış, bunlar avutmadan başka bir şey değilmiş.

Belki hayata kırgınlığı tek gücünüzün yettiği kendiniz olduğu için kendinizden çıkarmaktır, kim bilir.

Bazı şeyleri kendine bile itiraf etmekten korkuyor insan, öyle uzun zaman sığındığı şeyler sadece onlar oluyor ki ne sonuçları ne de sahip olduğunu görebilecek halde oluyor, sadece umudunu yaşatabilme adına susuyor, görmezden geliyor gerçekleri.

* Böyle boşluktayken insan üstelik çok daha fazla tutunma ihtiyacı hissediyor, aslında normal bir zamanında olsa onu o kadar da zora sokmayacak duygulardan fazlasıyla etkileniyor, ne bileyim işte dostluğu abartıyor, yanındakini belki tanımıyor bile, bir şey hissediyor, adını aşk koyuyor, olmuyor saplantıya dönüştürüyor... Halbuki bahane bunlar, meta karşısındaki sadece, sadece tek başına taşıyamadığı ben'i taşımasına yardımcı olsun diye kurbanlar seçiyor, tabii karşısındaki kurbanların kurban olduklarından çoğunlukla haberi olmuyor, haliyle kurban yine kişinin kendisi oluyor.

Yine de iniş ve çıkışlar, çıkışı beklemek, zaten sürekli iniş olsa dayanamazdı insan.

* Dünya küçük dedikleri, bugün Ulusal Ajans'ta bir toplantıdayım, bir kurumun Erasmus Koordinatörü Mehtap Hanımcım pek şeker bir insan, yanında yarı zamanlı çalışan öğrenci gençlerle tanıştırırken beni ve ben "Bilmem ne Erasmus Koordinatörlüğü ben Türkan" diye kendimi tanıtırken içlerinden biri "Zaten tanışıyoruz." diye uzattı elini, Arif'miş eski bir arkadaşım aracılığıyla en son birinci sınıfta görüşmüştük kendisiyle, aslında pek de kolay unutmam ama unutmuş bulunmuşum, asansörde çok da değişmişsin bilmem ne diye kıvırmaya çalışırken dedim Türkan, yapma din kardeşiyiz, sonra usulca uzaklaşıp arabaya attım kendimi.

Özledim annemi babamı, belki süper gelir bu iki gün, yepyenilenmiş olarak dönerim Ankara'ya kim bilir, hem anneye sarılınca insanın şu malum yükleri baya bir hafifliyor. Sonra ayrılıyorsunuz ve yine tek başınıza taşımak durumunda kalıyorsunuz tabii.

Dışarıda ufak tefek ışıklar, otobüs penceresinden görebildiğim yüzüm oldukça yorgun görünüyor, dün gece yine sevimsiz rüyalar gördüm ve uykum çok bölündü, karmakarışık bir baş taşıyorum artık elimden gelse bir yere terk edip kaçacağım, yayında ve yapımda emeği geçenlere de teşekkürü borç bilirim. Sağolun, var olun, sizleri de sevdim ben, valla.

* Başlığa da şarkı sakladım sizlere. Dinleyin hadi. Görüşmek üzere.

23 Şubat 2012 Perşembe

Fitter, Happier

* Radiohead'in "Lucky" isimli şarkısını tüm zamanlarımın en çok sevilen şarkısı olarak seçtim, bir gün öldüğümde beni gerçekten sevmiş tüm insanların aklında bu şarkıyla kalmak isterdim, ne bileyim mesela annem Firuze'yi çok sever, beni hep bu şarkıyı duyduğunda hatırla demişti çok küçükken. "Hatırla" oldukça kritik bir sözcük, unutulanlar hatırlanır ve bu yüzden buruktur bu hatırla işte. Çok ağlamıştım etmiştim de en neticede aradan belki on yıl geçti, ben her Firuze'yi duyuşumda hep memleketin bir yerlerinde yaşayıp duran annemi "hatırlarım", gözüm filan dolar öyle.

Bakın şöyle ki; "i'm your superhero,
we are standing on the edge..." diyor, velhasıl uçmaktır bunun sonu, millet öldü der siz uçmak. Hayır yaşayacak insan da yaşıyor bir şekilde, kulaklıkları takıyorum müzik son ses, bizim buralarda acayip bir trafik var, sağıma soluma bakmadan atıyorum kendimi caddeye, yine bi şekilde yine karşıya geçmiş oluyorum, çarpmıyorlar ya. Ne bileyim tonla ilaç aldığımı biliyor musunuz bilmiyorum, tonla ilaç alıyorum, üç tane almam lazım bi ilaçtan, şöyle dolduruyorum avucuma, sonra düşünüyorum kendi kendime lan kızım şimdi gece terlersin, bilinçten geçer bağırmayı seçersin, foku fokuna hem hayatta kal, sonra millete dert anlat bilmem ne, amaan diyip yine üç tane içiyorum ilacı, sağlığıma kavuşuyorum. Manyak biliş süreçlerinden geçiyorum sadecik hayatımda, bi kamera takılı olsa odanın bi yerinde çok pis ağlardınız mevcut filmimi izleyerek. Ya da neden ağlayacaksınız ki sıkılır kanal değiştirirdiniz, isabet olurdu.

He şimdi bunun sebebini sorarsanız da anlatırım evet, yapacağımdan mı, bi halt da yapabilecek gibi değilim görüldüğü üzere, yine de sanki hayatım üzerinde bir karar yetkisi olacaksa bu karar benim olmalı gibi, şayet sürdürdüğüm hayat bana ait gibi değilse ve kendi istediğim hayatı sürdürebilmek için yaptıklarımın hepsi boşa gidiyorsa, sürdürdüğüm hayatı da sürdürmemeyi seçmeye hakkım olduğunu düşünüyorum, beni ben besliyorum, ben temizliyor giydiriyor süslüyorum var ettiğim gibi yok da edebilmeliyim değil mi? Çok mu acır ki be...

* Ne diyorduk, asla ve asla intiharı bir güçsüzlük olarak görmedim, bence insanlar gösteremedikleri ciddi cesaretlerde bok atmaya meyilli canlılar oldukları için bir şekilde kılıf uyduruveriyorlar. Ah insanlar ah.

* Efenim çok fena bi hayat sürüyorum, yine sevdiğim işi yapmıyorum istediğim yerde yaşamıyorum diye beyin didiklemeyeceğim fakat bu durum birkaç gündür dünyayı taşıyan kız moduna soktu benim, son birkaç haftada verdiğim kilo üç küsür, gitgide dünyadan yok olmaya kastediyorum, doğal ve temiz şekilde, zaten şöyle bir düşünüyorum da varlığım zarar çoğu zaman. Hiç olmasam daha iyi, bana bile, hepinize daha fazla oksijen gider yok mu aranızda bi seri katil efenim bi manyak be!

* Dün arkadaşı bekliyorum bir yerde, deli deliyi çeker hesabı sanırım cidden çekiyorum, akli dengesini yitirmiş pejmürde bir amca gelip girdi mekana, masaların arasında dolandı, sonra geldi karşı sandalyeme oturdu. Geçen kızlara "Dedee" diye sesleniyor, güldüm de hani, edeplice güldüm, sonra döndü muhabbet etmeye başladık, sigara yaktım "He şu havada bi sigara da ne iyi gider" dedi, çıkardım bi sigara verdim, "Yok" dedi "Sakallarım yanar, sen o içtiğini ver bunu yak." "İyi" dedim verdim içtiğim sigarayı, sakallarını örmüş filan. Benim hayatım da böyle geçiyor işte. Neden hep bunlar benim başıma geliyor o kocaman mekanlarda onca insanın arasında onu henüz çözemedim. Enerji dedikleri zahir.

* Acayip şekilde yalnızım, sevdiğim insanlar uzaklarda diye durumu ajite edecek olsam o bile yok, öyle bi beyin akıl bomboş, bugün sabah saatlerinde en azından bunu düzeltme yönünde bi adım attım, "... x kurumunun x'ine çizdiğim logoya şimdiye kadar çizilenler arasında en iyisi denmiş, neden beni bu alanda değerlendirmiyorsunuz?" dedim, diyebildim; hadi be evren, yetti bittim ben. Yap bi şeyler.

* Bir takım şeyler oluyor, hissizmişim gibi bir tavır alıyorum, en çok kendime acımasızım ben, dünde kaldılar ya şimdikilere göre gerçekten ağır şeyler atlattım, hatta hafızamdan tamamen kaldırdığım kocaman yakın tarihli yıllarım var, düşünüyorum da cidden hatırlamıyorum, en büyük aşkımı yaşadığım üç senem iptal, atmışım, o zaman ne yaşadıysam bana anlatanları bir başkasını anlatıyorlarmış gibi dinliyorum ama olay ne biliyor musunuz içinde bulunduğum; hani gün içerisinde köpek gibi yorulursunuz ve akşama doğru çok daha fazla şey yapabilecekmiş gibi bir enerji dolar içinize, çok fazla şey yapmışsınızdır da daha da yapabilecek gibisinizdir ama, sonra bir anda dank eder ki siz gerçkten gün içinde çok yorulmuşsunuz ve bu aşırı çabanız yorgunluğa yorgunluk eklemekten başka hiçbir şey değil. Şimdi bunu maneviyata yorun, hayır olsun diyin sonra da.

* Şaka be şaka canavar gibiyim, hala beni uykumdan ağlayarak uyandırabilecek hayallere sahibim, hala bir başkasının üzüntüsüne doğrudan ya da dolaylı sebep olduğumu hissettiğimde çöküyorum, parçalıyorum içimde kendimi de tek parça geziyorum yine, yine kim ne isterse o saniyede yapmaya çalışıyorum, yine aynı fokum yani. Sendeliyorum ama düşmüyorum, yaşıyorum.

* Öyle yani canlar, biraz durup dinlenebilsem biraz kaçabilsem, fırsatım olsa belki daha kolay toplayabileceğim bu süreci, gelin görün ki psikolojim yerçekimiyle işbirliği halinde. Yine de bir şeyi biliyorum en dibe basmadan ayağımı yükselecek gücü de alamayacağım zeminden, bu da bir yaşam tarzı.

* "It's gonna be a glorious day"

* Selametle.

18 Şubat 2012 Cumartesi

Doğum Günüsü

* Yaklaşık on beş dakika sonra, dünyada pek çok insanla paylaştığım senede tek bana özel gün olan doğum günüme giriş yapmış olacağız. Elli yaşımda öldüm dersek bu benim için bir yol yarısı demek. Yirmi beş yıllık koca bir çınara dönüştüm, büyüdüm mü, sanırım evet. Keşke büyümeseydim ama.

* Çok değil birkaç sene önceki halim; kararlı, hayalli, güzel halim... Çok fazla şeyi özlüyorum.

* İpek'e çok güzel bir tablo yaptım doğum günü hediyesi, sanırım çok sevdiğimden onu öyle güzel oldu. Tabloyu yapıp bitirdikten sonra karşısına geçip uzun uzun bakmak ortaya ne döktüyseniz şahane bir duygu. Genellikle vermeye kıyamazmış tabloyu yapan tablosunu, aksine ben sanki yaptıkça kendime geliyor, dağıttıkça daha da büyüyorum gibi. Tabloyu görünce İpek'in gözleri doldu, bu sahne dostluk tarihime altın harflerle kazındı. İyi ki var o.

* İş bir garip benim, sürekli başka başka ulusların insanları ile bir araya gelmek durumunda kalıyorum. Nuriko sushi yemeye davet ediyor akşam evine, iki Kore'liye Anıtkabir'i gezdirirken beni pek seviyorlar, onlarca fotoğrafın içinde yer almış olarak farklı bir ülkeye gidiyorum, Etiyopya'dan geliyorlar bir anda iki katım kadar siyahi adamlarla boy gösteriyorum. Eğlenceli evet, yine de logo logo ve logo.

* Bu akşam bir diğer tablomu bitirirken düşündüm, aslında küçük, içe dönük şeylerden sonsuz keyif alıyorum. Bir de bana bir başarı gelecekse bunlardan gelecek biliyorum. Belki bir gün çevresindekilerin ölmesini ve haliyle eserlerinin değerlenmesini beklediği bir ressama dönüşürüm, kim bilir.

* Geçen Kuzey Güney'de (Televizyon izlemiyorum diyorum külliyen yalan, bildiğiniz severek izliyorum ben bunu) bi sahne vardı Cemre'yle Kuzey'in konuşması, orada şey dedi ya, belki herkesten çok sevilmişsindir, böyle şeylerin bir anı var ve o anda olmuyorsa, olmuyor diye. Çok güzel anlattı orada sanki her şeyi. Gerçekten de sihirli bir an var sanırım ve o sihirli anı yitirdiğiniz anda olsa bile olmuyor bazı şeyler.

* Şimdi çıksam Eskişehir'e dönsem kapıya dikilip ben geldim desem, babam doğum günüm sebebiyle hiç kızmaz mı ki? Eheh. Sıkışıp kalmak berbat bi duygu, zorunda hissetmekle eşdeğerde bir duygu, korkunç.

* Bir iki kişi hariç kimseyi eskisi gibi sevmiyorum, hey doğum günüme girdik, ama ben bu doğum günümde kendimi de sevmiyorum.

* Efenim Kova Burcu ile Balık Burcu'nun birleştiği günde, 4 saatlik bir farkla balık burcuna girerek bir de üstüne ikizler faciası ile bezenerek 73.837 karakterle dünyaya gelmiş ben'in zaten ne halt olacağı doğduğu günden saatten belliymiş, şanssızlığın bulunma hali olarak bizzat kendimi gösterebilirim.

* Fena fena rüyalar görüyorum son birkaç haftadır, sürekli karışıklık, huzursuzluk, köpekler filan. Annem yarın vaktin olmaz diyerek 18'inden arayıp doğum günümü kutladı, iyi ki doğurmuşsun beni annecim dedim, bu da külliyen yalan sırf mutlu olsun diye. Neyse alışacağım, en azından alışamasam da alışmaya çalışacağım. Sevmeden kabullenmek çok mu güçtür, ya zorundaysanız?

* Ben bir anda bir şey olacak umuyorum, böyle en beklemediğim anda, biraz alışır gibi, bağlanır gibi olduğumda en azından bir çok istediğimle ödülleneceğime inanıyorum. Yani ne bileyim olmalı böyle bir şey, maddi herhangi bir şey değil istediğim ama göğsümün ortasında sanki bir karadelik var, o dolsun, o doysun istiyorum. Hani ağırlaşsın aklım, uçmasın, adımlarını yere sağlam bassın. Huzurlu olayım istiyorum.

* Ben bu yaşadığım hayatı istemiyorum. Daha doğrusu yaşadığım bir hayat var mı, fark etmek istiyorum. Çok mu şey istiyorum nedir?

* Böyle yani, bugün benim doğum günüm. Doğum günüm kutlu olsun.

* Mucizelere inanın, sevgiyle kalın şimdilik. Uyuyayım ben o halde.

12 Şubat 2012 Pazar

Key Movement

* İstanbul'dayken bu blogu açtığımın ilk ayı çok fena bir yalnızlık dönemim olmuştu, vardı yine arkadaşlar sağolsunlar da yine de insanın hayatında olmazsa olmaz dediği ve her ne halt yerse yesin ensesinden tutup kaldıracağını bildiğinden yanlarında oldukça umarsız olma güveni duyduğu insanlar var, ben de bu insanlardan baya baya uzaktaydım o zamanlar. Deli bir sirkülasyon işliyordu, bir gün öncesinde gördüğümü ertesi gün hatırlamıyordum gün güne benzemiyordu, ingilizce exchange öğrencilere dert yanıyordum, mülteci kampı gibi bir evde yer bulamadığımdan mutfakta yağlı boya yapıyordum, geceleri üzerimize ufo düşüyordu, ufoyu açmadığımızda x raylere maruz kalmamakla beraber donar gibi oluyor sonra yine inatla yaşıyorduk filan... Ne çılgın dönemdi.

* İnsan "bu tarz" ne halt yediğini, yiyeceğini bilemediği dönemlerde aşık hissedebiliyorsa hissediyor, tabii bu ne derece doğrudur, sonucu ne olur bilinmez. Gerçi gayet başına buyruk bu arkadaş sonucu düşünür mü, o da bilinmez.

* O İstanbul'da hissettiğim her ne ise şimdi daha local yaşıyorum, tanıdığım yerlerde tanıdığım insanlar da varken üstelik. İnsan severim, insanlarla konuşurum istedikleri gibi çok da problem değil, yine de çok büyük bir eksiklik olarak heyecan yaratabilecek olanlara ihtiyacım var, durun öyle değil, yani bir şeyler üretmek konusunda bir şeyler söylediğinizde üzerine gün oturmuş gülümsemeler görmek istemiyorum. Biraz kafa dengi, diyeceğim, genelin pek de kapsama alanı içinde olmayan şeylerden zevk alan birileri, paylaştıkça büyüsek etsek ne bileyim.

* Bir de böyle hissettiğim zaman ya ölümüne dağınık, haliyle huzursuz mutsuz anlamsız ya da daha da derli toplu ve temizim. (Bu da küçük bir gerçeğim bakın, dağınıklık ve düzensizlik, beni bu dünya üzerinde daha fazla yıpratan bir şey görülmedi. İşteki masamdan tutun evimi şöyle bir gözlemleyecek olsanız titreyerek ağlarsınız.) Topluyorum arkadaşlarım bu aralar bu bunalganlık hayra vurdu bu sefer, İstanbul'dayken toptan dağıtmıştım, şimdi topluyorum; yerdeki saçı, lavabodaki çay tanesini, çekmecedeki tütün taneciklerini ve aklınıza gelebilecek milyonlarcasını çıldırmışçasına topluyorum.

Dün ev sahibi teyzemiz geldi, 72 yaşında şükela bir insan. Dün bizim eve yeni şofben de takıldı, her yer çamur oldu, beynimden elektrik dalgaları geçti çok net hissettim, mutfağı beş kere suyunu değiştirerek viledayla sildim. Bal döküp yalayabilirsiniz desem de o ne iğrenç deyimdir ya.

Neyse ev sahibi teyzesi en son telefonda daha sonra yaşını seksen olarak belirttiği teyzeye dünyalar sevimlisi, bıcır bıcır, güler yüzlü, maşallah pek iyi aile terbiyesi almış olan ben'den (öhm) bahsediyordu, ben de karşısında usulca tebessüm ederek "estağfirullah efenim estağfirullah"lar sıralıyordum, zaten ilk gördüğümde bana da sıcacık gelmişti kendileri ki evden giderken sadece o gün ciddi anlamda oturup muhabbet etmiş iki insan için fazla içli bir sarılmaydı, neredeyse ağlayacaktık ki evi de karşımızdaki apartmanda he. Zaten küçük ebatları ve gündelik sorunlar ile daha da küçülen ebatlarıyla bendenizi tavla tahtası gibi koltuğunun altına sıkıştırıp gitmek üzereyken ufak bir manevrayla sıyrıldım. Şaka maka her eve bi tane böyle ev sahibi, ne güzel insanmış canım benim.

Akşam da aradı ki evde gaz kaçağı filan olmuştur yatmadan odanı havalandır güzel kızım diye, canını seveyim artık hangi yaş grubundan kendime ahretlikler bulacağımı saptamış bulunmaktayım, gençler vefasız azizim.

* Şofbeni takan abi ise tam bir garipti, vanayı nasıl açıp kapatacağımı öğretiyor, tamam anladım abi diyorum, bak diyor, aç kapa aç kapa, anladın mı, anladım abi diyorum beş dakika sonra yine çağırıyor, bana bak tekrar anlatıyorum hanfendi diyor, hadi diyorum gönlü olsun onun da, yine açıp kapatıyor. Yok mu abi senin de bi vana? dememek için zapt eyledim olanca duygumu.

* Boğazım hala az bir acısa da iki gündür kendime yüklediğim mandalina sularıyla sanırım yine direkten dönmekteyim, Neşe yok memleketine gitti üç gündür evimde yalnızca yaşıyor, sürekli mandalina sıkıp içiyorum. Yarışma logolarımı çizdim ama tez elden daha da güzelleştirmeli, efektlendirmeli. Önemli bir kurumun önemli bir logosunu çizmekteyim ama her kafadan bir ses çıkıyor, katliam yapasım var. Canlarım bi beğenin ve yorum etmeyin lütfen, zaten beğenilmeyecek bi şey yapıyor osam ben bunu yapıyorum diye çıkmam değil mi?

Şaka maka Bilkentli bir profesör şimdiye kadarki olimpiyat logolarının en güzeli bu oldu diye yorum etmiş logom hakkında ekih ekih. Yine de beğen ve otur işte bulandırma rengini şöyle yap yazısını böyle yap... Ateş et ve unut.

Böyle yani sevgili blogır, ite kaka bir şekilde yaşamaya devam ediyoruz, neyse ben gidip mandalina sıkacağım şimdi tupturuncu olana kadar durmak yok, yola devam! Esenlikle cümleten.

 

blogger templates