05 Ocak 2010 Salı

... dı Fiçı' is Kaminoon, is Kaminoon...

* Siz de mi o cızırtılı ve gürültülü şarkılardan pek fena hazzedenlerdensiniz? O zaman Grinderman "Electric Alice" ve the Raveonettes "Aly, walk with me" şiddetle tavsiye edilmektedir.

* Son deneyimlerim bana gösterdi ki hiçbir yer insanın kendi evi gibi değil. Başkası olunca diğerleri için de durumu düşünmek zorunda kalıyorsunuz, efendime söyleyim yok "Şu ne der? Bu beğenir mi? Acaba bunu yazsam tepki çeker miyim?" vs. Halbüse kendi blogun öyle mi ya? Tamamen sizin yahu. Seveyim ben blogumu. Sosyal paylaşım platformlarım arttıkça sineğe sevgim, sadakatim besleniyor, öyle böyle değil.

* Ben bugün neredeyse okulda "Yazar oldum!" diye bağırıyordum yine de ama. Yahu kuğlluk dağıtılırken hangi kuyrukta bekleme yapmaktaydım ciddi anlamda merak ediyorum. Şu kadarcık mı olmaz bir insanda ya... Üzülmüyorum değil hani kendime bazı bazı. tuuhatbludıd olmak bazen yaşa uygun olmayabilir sanırım. Nasip.

* Girdiğim yeni oluşumlar sanal bile olsa garipseyip hemen kaçasımın gelmesi ne ilginçtir...

* Şunu yapmak isterdim. Hani karşınızda biri var, efendim sonra siz onu beklemek zorundasınız ve arada nasıl olduysa bir Tom Waits muhabbeti döndü. Evet, o tahmin ettiğinizi. Hayır hiç yapmadım ve korkmayın, yapamayacağım. Fakat böyle bir ortam oluşsa sanırım ilk aklımdan geçecek bu olacaktır ve yapamadığım için iç geçireceğimdir. Hisli insanız bir yerde.

* Bunu yazdım da bakınız aklıma ne geldi. Arkadaşla beraber vakit evvel İzmir'e gitmişiz, farklı bir ortama girmişim. Biri arkadaşın sevdicek olmak üzere altı farklı insanla bir oturma odasında oturmakta ve televizyon izlemekteyiz. Bu kominitiden yanımda oturmakta olan boy, televizyona bakıp "Abi Arif Sağ'ın yanındaki kim ya?" dedi.

Ve o an. Evet, tahmin ettiğinizi dedim. Sollu filan olan.

Yanlıştı, yapmamalıydım fakat beni yine de dışlamadılar. Bu extramanevi kategorisinde değerlendirilebilecek bir olay, oydu anlatma sebebim yani "Güzel insanlar çoktur, umut kesmeyin." mesajı filan...

İki sene öncesiydi, gerçekten değiştim, açıklayabilirim!

***

Durun izleyicilerim ya nereye?!


***

Bu arada yeni izleyicilerimden Emir Bey, "Nilüfer"i negzel söylemişsiniz öyle! Çok çok başarılar size. Fırsat bulmuşken söyleyim de hazır.

O zaman sevgiler. Öperim hepinizi! Teşekkürler ayrıca gitmediğiniz için, şeffaflık forevır!

04 Ocak 2010 Pazartesi

04. 01.2010

* Bugün;

Blogumun yüz izleyicisi oldu. Çok mutlu oldum.

Saç rengimin bayağı güzel olduğuna ciddi ciddi ikna oldum.

O bu değil de;

2007'den beri çaylak olduğum ekşi sözlüğe yazar oldum. Hadi bakalım.

***

Ne kutsal günmüşsün yahu 04.01.2010. Yerim.

03 Ocak 2010 Pazar

Ankara'ya Son Olması Muhtemel Gelişi Gerçekleştirmek

* Bugüne nasipmiş. Evet. Artık AŞTİ'de çantası bir başkasının çantasına takılma suretiyle sürüklenen bir kız görülemeyecek, "Bavulu nasıl çıkarsak yarebbi dört kat?!" kaygılarına son, başı AŞTİ'ye yaklaşınca cama dayayıp "Ulen bi' kere de karşılayan biri olsun be, hadi be." diye hüzünlenmek de yok! Son dönemim ve tatil filan olmadığına göre, cumartesi de çatır çatır yedi saat dersim olduğuna göre şöyle bir sonuca varabiliriz canlar; ekstrem bir durum olmazsa bu son gelişimdir Ankara'ya. Bir daha da eş dost görme, trevıl kelli sebepler haricinde gelmem yahu! Ole!

* Ne fark ettim bugün gelirken biliyor musunuz? Hani böyle şehre girişte ışıklar yanıp sönüp göz kırpar gibi olur ya, heh, bu Ankara'da o da yok. Işıklar yanık ve sabit ya. Böyle buz gibi. Hani böyle sona yaklaştıkça şey olur mu diyordum, içim filan bi burkulur mu üzülür müyüm, beş sene tabii az zaman değil, de yok be kanks değilmiş böyle, "son" adından mıdır bilinmez de öyle böyle değil bir soğuma. Bugün böcek gibi yine bir başıma ırım tırım geldim yurda, gocunmadım bile bakınız. Keyifli keyifli oturmaktayım sandalyemde.

* O değil de ne diyeceğim... Ben beş senedir özürlü ve engelli asansörü'nü kullanmayan aklımı seveyim. Taşımadım bugün bavulu 4*~20 merdiven ve asansörle çıktım. Acile kaldırıldım diyorum yahu, hastayım, midem hala bulanmakta bakınız. Vurmayın, ah.

* Bakın ne diyeceğim. Şimdi yeni bir blogum daha var benim. Yani bir blog vardı, ben de eksik kalmadım tabii ki. Ben bu blogda kendime diğerleri kadar güvenmesem de diğerlerine çok güveniyorum arkadaşım, zira güzel güzel şarkılar dinlememde etkileri yok değil bu insanların. Müzisyen insanın zevkine güveneceksiniz bir yerde. Okulum insanı hem hepsi, severim de!

http://calgiligurme.blogspot.com

Beklerim. Öhm. Bekleriz. Eheh.

Neyse öyle işte. Geldik yine Ankara'ya. Bana şans dileyin de mutlu mesut hayallerim çatapat olmasın bende olur mu, "Üç ay bitsin, kuti gitsin artık." olsun. Olsun yahu!

* Bi' de acil fasilitesinin ertesi günü saçlarımı yanlışlıkla kırmızı yaptım. Yok kızıl değil, bildiğiniz kırmızı. İyi yaptım pek yakıştı oh.

02 Ocak 2010 Cumartesi

01.01.2010'u Acilde Geçirmek

* Evet. Dün bu kutsal rakamda ekşına girdim yine. Acil evladıyım ben.

* Eğer çok hastaysanız ve yeğeninizi 3876836 kez gerçekleştirmediğiniz vaatlerle kandırırsanız, akabinde bu durumu vicdan yaparsınız. Genç bir kızdır yeğen ve sizin de standartlarına uygun bir partner olduğunuzu düşünerek sürekli plan program hazırlama peşindedir. Atladığı nokta ise sizin sıfır seviyesinde bir bağışıklık sisteminiz olduğudur, zira hava biraz soğumaya başlayınca öksürük, tıksırık, bulantı ve istisna olarak aklınıza gelebilecek her türlü rahatsızlığı bir güzel bünyede toplayıp genelde acilde sonlanırsınız ne kadar direnseniz de.

* Eğer çok hastaysanız yirmili yaşlardaki- tamam, yirmi- fazla güzel yeğeninizle aranızda şöyle konuşmalar geçer:

- İşte abla, x şöyle dedi sonra ben de ne diyicem, o ara da y arıyor ne yapacağımı şaşırdım.

- Bu evkurun lavabosu var mı ablacım?

- Çok mu kötüsün?

Zaten anlatacakları bitip yüzünüze bakması halinde sizin ha fotosentez gerçekleştirdi, ha gerçekleştirecek bir halde olduğunuzu görmesi muhtemeldir. Fakat hava güzeldir, kız gezmek istemektedir ve siz, yirmi iki yaşındaki bir ablasınızdır.

Misal bir önceki gün teyzeme gitmekteyiz. Asansör uzun süre gelmeyince yeğen, tak tuk vurdu asansörün kapısına. Asansör gelince içinde kalıplı, genç bir delikanlı indi, pis pis baktı inince bize.- tamam, bana.- Ve ben ne yaptım? Ben de baktım ona öyle. Neden, çünkü yeğen bir halt yedi ve ben onun kendinden iki yaş büyük ablasıyım. Horozlanmam lazım onu korumak babında.

***

Neyse, günün ilerleyen saatlerinde -3 filan oluyor kendileri- benim yeşilden de dönüp enteresan renklere büründüğümü gören yeğen insafa geldi.

De ki dostum, eğer o ara migren kriziniz de tuttuysu, mideniz çılgınca bulanıyorsa ve eve nasıl geldiğinizden bile bihaber bir haldeyseniz, olabilecek en berbat şey annenizin sizin gitmenizi fırsat bilerek evi terk etmiş olmasıdır. İşin kötüsü sizin de anahtarınızın olmamasıdır.

Anneye telefon edilip kendinize fazla göze batmayan bir yerde bir merdiven seçip bir saat ağlar, inler ve anne beklersiniz böyle durumlarda. Anne gelince sorumsuzluğunuz konulu sizi azarlar, lakin siz onu duymamaktasınızdır, bir iki adım attıktan sonra küt diye düşer bayılırsınız.

Ayıldığınızda migrenli kafayı zemine çakmış olmanın etkisiyle bitkisel bir takım hedelere doğru adım atmakta olduğunuzu görürsünüz. Abi yeter, sizi acile uçurur.

Acil bayağı bir kalabalıktır. Orada bir amca sizin sefil halinizi görüp anne abinin yanına gitmişken fırsattan istifade kafanızın altına montunuzu koyma ayağına sizi boğmaya çalışacaktır. Aslında niyet saf bir niyettir, o yüzden kızamazsınız fakat ölmek istememektesinizdir henüz. Sabırdır, geçecektir.

Sonunda bir sedye bulabilmişsinizdir kendinize, çok şükür serum takılır. Hemşire şiddetle kolunuzu bükmeniz konusunda baskı yapmaktadır, iğnenin plastik olduğunu ve damarınıza zarar vermeyeceğini söylemektedir. "Sanırım deneğim. Yoksa neden bu ısrar etsin ki?" dersiniz. Halbüse kolunuz da rahattır fekat o halinizle bile "Hadi gönlü olsun, allah kahretsin gönlü olsun, öleyim ben." der, kıvırırsınız kolunuzu. Plastik iğne batar, evet. Olsun, hemşirenin gönlü olmuştur.

Serumun vücutta dağılışıyla beraber hafiften can gelir, yüzünüz neyim renklenir. Sonra zaten kafayı çakmışsınız, sinir bozuk, envai çeşit ölüm tehlikesi atlatmışsınız, yine ölmemişsiniz filan, alır mı sizi bir gülme krizi...

Millet can derdindeyken siz kakır kukur gülmektesinizdir.

Anne size delirmişsiniz gibi bakar bu durumlarda...

"Çocuğum gülmesene!"

"Ahıahıaıh."

Anne de gülmeye başlar. Onun da sinirleri bozulmuştur.

***

Serum biter, siz - nasıl olduysa?- dayak yemeden eve dönersiniz. Şimdi ise her türlü nazlanma hakkı sizindir bugün, yani olayların bir ertesi olan gün. Annenizin yatağınıza getirdiği süper portakal mandalina elma muz karışımı içeceklerini tüketirsiniz, yastığınız filan düzeltilir, abi arar "İyi misin?" diye filan...

Yine de "Bir ocak günü acilde, reva mı lan..." diye sormadan edemezsiniz kendinize. Reva mı yahu hakikaten?!

O değil de sağlık ciddi ciddi çok önemli bir şey yahu. Neyse, annem baksın bana. Eheh.

31 Aralık 2009 Perşembe

İki Bin On Derken İnsanın Dudakları Bi' Garip Oluyor

* Bi yamrıl yumrul oluyor böyle. Çok zor söylemesi. "bino" kısmında özellikle. Ama sıfırlardan filan bir uyum oluşuyor. Hastasıyım ki iki bin onun. Zaten Balık Burcu'na da güzellik hazırlıyormuş, ekşın varmış balıklara. Hay çok şükür yahu. Olsun olsun.

* Dükkanların camlarına janjanlı pırıl pırıl iki bin onlar filan yazılmış. On on iki bin on mesela süper bi' gün olacak. On bir on bir iki bin on bir de öyle. On iki on iki iki bin on iki de zira. Of sıkıldım yazmaktan derken bitti işte. Olmayacak bir daha te iki bin yüzlere değin öyle gün ay yıl uyumlu kombinasyonlar. Alın işte üç tanecik kaldı. Fak. İki bin yüzlerde de yüz çıkıntı olacak. Amaan.

* Burcu balık, yükseleni ikizler olan ünlümüz kimdir derseniz de Drew Berrymore derim. Gerçi sevmem balık etli hatunları o da var. Bi'de benim burcu balık yükseleni ikizler hatunlardan yüzüm hiç gülmedi. Arıza oluyorlar vallahi. Ben kendimi bizzat tenzih ederim bu genellememden ama, zira doğum haritamdaki diğer gezegen kombinasyonlarıyla kurtardığım söylenebilir. Çok boşum değil mi be... Benim de içim kıyılıyor valla şunları yazarken de yapacak bir şey yok.

* Dün biraz dışarı çıkayım, insan yüzü göreyim dedim. Demez olaydım. Açık hava çarptı ve on dört saat uyuyup yaklaşık bir saat önce hayata teşrif edebildim. Bu açık havayla temas problemini nasıl çözmeli acep. Henüz de yirmi iki yaşındayım, üçte biri nerdeyse yolun. Böyle de bitiremem ki ben bi üçte iki daha. Ne bileyim.

* Geçen sene yeni yıla internet başında girdim, üç beş gafil msn tutkunuyla birbirimizin yeni yılını kutlayarak girdik. Önceki sene abim ve arkadaşlarıyla beraberdik, Soner abi güldürmekten ağlatmaktaydı taklit yaparken. Onun bir önceki senesi limitsiz içeceklerle spin atmaktaydım, onun öncesi ise tam o dakika bir geometri sorusu çözmekteydim. Hırslı bir çocuktum o vakitler. Bu sene derseniz yine abimlerle beraber gireceğe benziyorum. Muhtemelen ilk bir iki saat içecek tüketimim konusunda direnecek, sonra getirip kendi koyacak önüme vatevır ay vana drink.

Sonra benim fıstıklarım zıplamaya başlayacak. Oğuz abim kafam konulu teoriler ortaya atacak. Onaylamam konusunda bana sorular yöneltecekler. Abim "Olmaz ona bir şey." diyecek, ben bundan gurur duyacağım. Sırf abim öyle dedi diye ayık taklidi yapmaya çalışacak, iyice batıracağım sonrasında. Bilmiyor muyum ben başıma gelecekleri yahu. Biliyorum işte. Neyse, hepsini evde çekirdek çitlemeye yeğlerim. Bir şey değil ben abartan insanım, o çekirdeğin tuzu dudağıma değmeyegörsün çekirdek kabukları arasında gömülecek miktarda çitlemeden bırakamıyorum.

O değil de n'olur tombala oynamayalım ya. Hacı mantık yok oyunda yahu, valla zerre gram mantık yok. Geleneksel fakat saçma. Evet.

* Adına yakışır şekilde son on yılınızın en fevkalade senesi olsun bu sene. Çılgın eğlencelerden başınızı alamayın, undergrounddan çıkamayın, arada tüm sınavlardan top top rakamlar alın, süper zeki, çevik ve ahlaklı çıtır ve kıtırların dehlizinde olun, az mandalina ve portakal yiyin ki avuçlarınızın içi ve ağzınızın kenarı turuncu olmasın, hiç hasta olmayın ve hep sevdiklerinizle beraber olun. "Olsun allah illa ki olsun!" diye tutturduğunuz her şeyin de olması dileğiyle! Güç sizinle olsun. Hepi niüv yiğr canlar!

29 Aralık 2009 Salı

Yeah!

* Evet sevgili bloggercılar, içimde yüz yetmiş üçüncü postumu giriyor olmanın heyecanı var. Git gide bana bile sıkıcı olmaya başlayan melankolimin de etkisiyle bugün gittim, meze mahiyetinde bir iki bisküvi çeşidi çıkardım, ilk ıhlamurumdan sonra biraz dertleşecek, dertleşme arası gülüşecek bir şahsiyet aradım, bulamadım. Üçüncü ıhlamurum ertesi bu gereksiz melankolik hali daha fazla sürdürmemeye ve biraz topluma açılmaya karar verdim. Şöyle oluyor ki, yahu ölüp gitsem pek fazla insan çakmayacak zannediyorum bu durumu, şöyle bir ay filan geçtikten sonra "Lan bi Türkan vardı, öldü mü ki o?" tarzı bir söylem atacak biri ortaya, sonra diğerleri de onayacak onu, sonra da gündelik muhabbete çevirecekler muhabbetlerini. Böyle düşündükçe insan bir hoş, bir garip oluyor. Şu ingilizceyi bi' geçeydim artık da gideydim ben oluyor. Aslı astarı var mıdır bilinmez lakin yazabiliyorsam böyle demek ki vardır. Nasip kısmet işleri canım.

* Şöyle hayatta çok yapmak isteyip de yapamadığımız şeyler. Misal ben hep şey yapmak istemişimdir; hani kepçe var ya, heh, onun o kepçesine oturmak ve sonra bu seyir halindeyken de orada öyle oturmak. Böyle gezip duracaksın kepçenin önünde, oh keyif senin, kafa bin beş yüz. Gez dur. Sıkılınca da boşaltır kepçe seni bir yerde, sonra kalkar gidersin.

Sonra böyle yalnız zamanlarımda, bir de on dört şubat gibi anlam ihtiva eden günlerde ellerimi birleştirip el ele tutuşup gezen çiftlerin ellerinin ortasına vurmak istedim. Böyle sinsi sinsi arkalarından yaklaşıp pıt diye vurup kaçacaksın. He ben böyle hırtlık düşünüp durayım sonra bekleyim sırtım doğrulsun diye. Doğrulur benim sırtım...

Sonra hani diyelim ayrılık arifesinde ,pek bir anlamlı olduğumuz dönemler olurlar kendileri, böyle battı balık yan gider diye gözünü karartıp öyle saçmalayacaksın, öyle tırt şeyler söyleyeceksin ki o zat, bir daha ömür billah unutamayacak seni, hayır bunlar öyle kırıcı şeyler filan olmayacak, mizah bülbülünü şakıtacaksın. Zaten çok farklı, çok ekstrem bi insansa şayet zat bunun ardından "Ulen bu çok farklı, yapmayayım ben kaybetmeyeyim onu." diye gidiş güzergahı değiştirebilir. Olur olur, ne olmaz hayatta? Yapmak lazım bazı bazı.

Efendim maksimum çılgınlığım anneme geçiyor ve temizlik yaparken kadıncağız onu Ali Desidero söyleyerek kovalıyorum. Bir iki fingirdiyor, kaçıyor filan, sonra benim akli idrakımın yerinde olmadığını söyleyerek ağlıyor. Halbüse sadece eğleniyorum ben, bilemiyor o onu.

Bir elli boyunda ve kırk kilo bir annemin olmasının nimetlerinden de sonuna kadar faydalanıyorum tabii ki. Mesela evi süpürmekte olan anneyi kucağınıza alıp, götürüp yan odadaki kanepenin üzerine bırakmak yapılmasında eğlenmenin ötesinde hiçbir amacın güdülmediği fakat yapılması zevkli bir eylem. Sonra bıraktığınız yerde bulduğunuz ağlayan anneyi ise bir yarım saat teselli edip onun çoluğun çocuğun maskarası olmadığına ikna etmeniz de bu eylemin olumsuz sonuçlarından. Sadece eğleniyordunuz vee onun da eğlendiğini sanıyordunuz değil mi? Yo dostum yo, eğlence anlayışı zihinden zihine farklılık gösteren bir olgudur. Ben yaptım siz yapmayınızdır.

Böyle yani. Hayatı çekilir kılacak detaylar genellikle toplum ve aile tarafından hoş görülmemekle beraber, yahu fena mı olurdu allasen? İki kam alıp göçmek var şu dünyadan. Dünyadan göçmek mi? Neler diyorum ben yarebbi!


* O değil de... İNG 201'i GEÇTİM ARKADAŞIM! AMAN CAPS LOCK'LAR SÖNMESİN! YİHUU! Daha da mezun olurum ben bu gazla... Şu kadarcık cool olabilsem ya, şu kadarcık! (işaret parmağınızın ilk bölmesi) İşte hayata bağlanmam da bu kadar kolay be dostum. Bekle kolay, dersi altıncı alışım ertesinde geçtim de, o bakımdandır bu sevinç.

Sevgiler hepinize. Depar atayım ben bi'.

26 Aralık 2009 Cumartesi

Ay Fiğl İm moğşınıl !

* Kesinlikle kulağıma hoş gelen bir şarkıyı -yani loopa layık gördüğüm- defalarca dinlemenin ertesinde ona duygusal bir şeyler besleyecek hadde geliyorum. In love oluyoruz şarkıyla. Hatta hayatımın her alanında bu böyle, bir şeye alışabilmem için defalarca, sürekli o şeyle muhattap olmalıyım. Yani alışabilmeliyim. Şu sevgi kelebeği görünümümün altında öyle tırt özellikler mevcut ki, bazı bazı ben bile yoruluyorum anlamaya çalışırken. Evet, sanırım konservatif bi yapım var benim. Ne gelir elden...

* Diğer türlü bölük pörçük oluyor çünkü. İtici olmaya başlıyor. Kesinlikle şarkılarla yahut herhangi bir şeyle "takılmak" kavramlarım arasında yer alamıyor. Yoruyor, bunaltıyor bu kavram beni, çok huzursuz.

* "Björk, JOGA." İlk otuz saniyesi ve son otuz saniyesi. Ölürüm. Hatta doğrudan Björk'e ölürüm. Bir kerecik ahir ömrümde bu kadın gibi çığlık atabilsem daha ne isterdim. Bi' kerecik be... Her bir hücremi faaliyete geçirebilecek ve her ruh halinde ne idüğü belirsiz bir şekilde gözlerimi sulandırabilecek bir etkisi var hatunun sesinin üzerimde. Uyuşuyor insan resmen çok dinleyince, başı filan dönüyor oturduğu yerde. Tabii insanı özel kılacak bir özelliği daha var ki; bir insan Björk'ü ya çok sever ya da hiç sevmez. Ortası yoktur. Gözlemlediğim...

* Az önce gecenin son sigarasını babam gelir,ikide sigara içtiğimi görür, kötü olur korkusuyla pencere kenarında içmiş bulunmaktayım. O değil de böyle ensesinde kedi korkusu, hedefine ulaşmaya çalışan bir fare gibi bu tür haltları korkuyla yiyince tadı bi başka oluyor yahu. Hayatımda bu kadar zevkle bir sigara daha içmişsem şayet yine korku dolu bir içiştir eminim. Hatırlamıyorum, geçmiş zaman.

* Siz uyuyun sevgili Eskişehir'liler, dışarıda bundan sonra yaklaşık bir beş ay göremeyeceğiniz kadar güzel bir hava var. Hava öyle güzel, yıldızlar öyle güzel ki bu gece, yaşamayı bir kez daha sevdim ben. O derece.

* Bir de abimi çok seviyorum ben ya. Öyle böyle değil. O otuz yaşına gelmiş adamın yanına gidip sataşmak, ardından onun size sataşması, ardından abi kardeş, pırıl pırıl bakmak birbirine, gülüp saçından öpmek. Paha biçilemez be. Ehe.

* Tek kaygım artık gelecek kaygısı filan olsa... İçim bi sıkılıyor, acayip de. Şarkıdandır, boşluktandır diyesim var lakin, hayırlısı olsun be gençlik.

* Bir de "Arovane". Hastasıyız ailecek. Babam pek sevmez ama ambient. Vuu.

* O zaman görüşürüz. Yıldızlara bakayım ben madem. :)

 

blogger templates